‘Çorlu Tren Kazası Podcast’iyle işimi yaptım!

Benim Koronavirüs günlerim kendi çapımda keşfetmelerle geçiyor ki, hepimizin de öyle geçmedi mi? Kimi mutfağa hünerli olduğunu keşfettiğini, kimisi kitap okumayı nasıl sevdiğini, kimileri ise podcast’le tanıştı. Benim de son dönemdeki keşiflerimden biri Nazan Özcan’ın Kısa Dalga için yaptığı ‘Koronavirüs Güncesi’ isimli podcast’i… İçinde koronavirüs sürecinde ilişkiler bölümü de var, çocukların bu süreçteki psikolojisi de, yardımlaşma hikayeleri de… Yayın bildiğiniz radyo yayını gibi, Nazan sorularını görüşüne başvurduğu uzman ya da halka soruyor, kendisi sadece konu özetlerinde sesiyle var oluyor. Yani sizi o sırada sesini duyduğunuz kişinin görüşüyle baş başa bırakıyor; Radikal Gazetesi’nden tanıdığım gazeteci arkadaşım Nazan’dan bu yayınları ve ona hissettirdiklerini anlatmasını istedim. İşte Koronavirüs günlerinde bu kez hem kendi hem de uzman ve halkın sesiyle gazetecilik yapan Nazan Özcan’ın anlattıkları…
HER GAZETECİ GİBİ İŞSİZ KALDIM!
Bir gazeteci olarak dijital medyayla tanışma hikayeni merak ediyorum. Nasıl oldu?
Uzun yıllar Radikal, ardından Yurt, sonra Agos ve onun ardından da Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştım; toplam 23 yıldan bahsediyorum, her gazeteci gibi işsizliği birçok kez tattım. En son Cumhuriyet macerasından sonra (ki epey tatsızdı, arkadaşlarımızın haksız yere hapse girmesi vs.) tabii ki ben de işsiz kaldım. O dönemde Cumhuriyet’te birlikte çalıştığım Kemal Göktaş, Kısa Dalga projesini hazırlamış ve bana da ‘Benimle çalışır mısın?’ diye sordu. Yıllarca yazılı basında çalıştıktan sonra tabii yapabilir miyim ki, paniği de yaşadım ama malum medya bambaşka bir yere gidiyor. Ne yalan söyleyeyim, korka korka evet dedim. Çünkü bu teknolojik şeylerden pek ödüm kopar benim. Ama biliyoruz ki, korkunun da ecele faydası yok! Başladım en nihayet.
BAKTERİ Mİ, VİRÜS MÜ?
Peki Koronavirüs Güncesi isimli podcaste nasıl başladın?
Koronavirüs Güncesi’den önce aslında uzun soluklu yani öyle 5-6 bölümden oluşan dosyalar yapmıştım. Mesela tarikatlar, mesela seks, (23 sene her türlü insan hakkı haberi yaptıktan sonra, arkadaşlarım bana seks muhabiri demeye başladılar, o kadar yani) mesela kadın hikayeleri gibi… Koronavirüs Güncesi ise gelmekte olandan çıktı aslında. Virüs, Çin’de ortaya çıktığında Türkiye’de pek de önemsenmedi gibi… Nasıl olsa bize gelmez hali vardı ama İran’da filan yani kapı komşumuzda işler sarpa sarıyordu, Avrupa’da desen öyle. Ayrıca virüs bu, durdurulamaz bir şey. Biz de Kısa Dalga’da gündeme dair haberleri önemsiyoruz. Ayrıca gazetecilik kamuoyu yani insanları, yani halkı önemser. Eh halk sağlığından ve doğru bilgiden önemli ne olabilirdi bu süreçte! Çünkü bilgiler de birbirine karışmıştı. O yüzden yapalım diye konuştuk ve ben Çin’den, İtalya’dan, Almanya’dan, Amerika’dan Koronavirüs sürecini yaşayanları da işin içine dahil ederek, ama aynı zamanda Türkiye’den enfeksiyon uzmanlarını, doktorları yani uzmanları da konuşturarak başladım. Hatta ilk bölümde ‘Virüs nedir?’ diye bile anlattırdım. Çünkü bakma şimdi herkes Koronavirüs uzmanı kesildi, ben ilk yaptığımda insanlar bakteri ile virüs arasındaki farkı bile anlamakta zorluk çekiyordu. Ve 13 Şubat’ta ilk bölüm yayınlandı ve şu an güncenin 10’uncusuna geldim. Umarım daha devam etmez ya da “Neydi o Koronavirüs günleri, neyse ki geçmişte kaldı” diye bir podcast yapar, herkesin evlerde delirme hikayelerini koyarım. (Gülüyor)

SİYASET BİLİMCİLER VİRÜSÜ TARTIŞTI BU ÜLKEDE!
Podcast’in haber mantığıyla gazete gibi çeşitli görüşlerden insanların söylemlerine başvuruyorsun. Aldığın yorumlar nasıl?
Türkiye’de podcast deyince, insanlar genelde birisiyle söyleşi ya da iki ya da bir kişinin oturup, karşılıklı konuştuğu sesli yayınları anlıyor ya da genelde öyle yapılıyor diyeyim. Tabii ki böyle bir format var. Ama zaten en başta Kemal’le konuşurken “Podcast’le gazeteciliği buluşturacağız” dediği için tamam demiştim. Ayrıca bu tür bir podcast alanı da var. Yurt dışında epey yapılıyor. Daha çok ‘documantery’ deniyor. Ama tam bizim yaptığımız da karşılamıyor dersem yalan değil. Yani birçok kişiyle konuşulan, gözlemlerin olduğu, bilginin aktarıldığı, background verilen vs. Dediğim gibi yurt dışında buna benzer kategoride yapılanları dinleyince insan hakikaten kıskançlıktan çatlıyor. Çünkü mesela bir podcast 10 kişiyle yapılıyor filan. Acayip kıskanıyorum yani. Keşke burada da öyle yapabilsek. Ama pek imkanlı değil. Onun dışında da dediğim gibi ben ne anlarım oturup ahkam kesmekten. Allah korusun ayrıca, şaka yapmıyorum, ‘analiz’lerden çok sıkıldım. Herkes her konuda uzman, bir noktadan sonra bana “Yahu her şeyi de bilmeyin kardeşim, ne kadar kendinizi beğenmişsiniz ve ayrıca da cahil cesaretiniz kabak tadı veriyor” diyesim geliyor. Ha söylüyorum da… Düşünsene Koronavirüs’ü televizyonlarda birtakım siyaset bilimciler tartıştı yahu bu ülkede! Hem ekonomiden anlıyorlar, hem Koronavirüs’ten, hem psikolojiden hem çocuk bakımından, hem siyasetten hem gebelikten. Aklına ne gelirse ondan anlıyorlar, delirirsin yani! Ama benim için kıymetli olan, hatta gazeteciler için kıymetli olması gereken, tam aksi. Yani her konuda o konunun uzmanı konuştuğunda doğru bilgiyi edinirsin. Doğru bilgi çok önemli. Çünkü gazetecilikte doğru bilgi vermezsen, insanlar doğru bilgiyi almadan nasıl doğru fikir edinebilir ki? Edinemez, öyle yarım yamalak ya da yanlış bilgilerle tuhaf toplumsal bilgi oluşur ki, Allah korusun! Yani iş ‘Alkol, virüsü öldürür’ dendiğinde alkol içen ve bunun gerçek olduğunu düşünen insanların ölmesine kadar gider. Ne kadar acıklı değil mi! Şaka değil, evet bu oldu, Amerika’da. Ya da kelle paça muhabbeti. Yerseniz bir şey olmaz. Yahu kontrol edin, Halk Sağlığı Müdürlüğü bile en çok sorulan sorular arasında buna yer vermiş sitesinde. Hayır, kelle paça bir işe yaramaz diye. Demek ki insanlar inanıyor! Dolayısıyla gazetecilik doğru bilgiyi vermeli yoksa yaptığın gazetecilik değil malumatfuruşluk olur ki, onlardan da bol miktarda var zaten. Neden ben de onlardan olayım, değil mi! Yorumlara gelince, vallahi öyle ‘Twitter ünlüsü gasteci’ de olmadığım için yoruma boğuluyorum dersem yalan olur. Ama genel olarak çevremden “Bak sayende şunu öğrendik, bunu öğrendik, eline sağlık” diyenler var bolca.
İŞİN İYİ YANI HALA ÜRETİYOR OLMAK
Podcast çekimlerini sen de evde mi yapıyorsunuz?
10 Mart’tan sonra ben de ofisi eve taşıdım. Öncesinde bir ofisimiz vardı, (hala var ama şimdilik kapalı) orada yapıyordum kayıtları vs. Ama tabii ki olması gerektiği gibi, ben de kayıt aletlerini vs. yüklenip, eve getirdim. Şimdi evden yapıyorum. Ama tabii ki özellikle ses konusunda biraz endişeliyim. Çünkü Koronavirüs günleri olmadan önce, tüm gazetecilerin yapması gerektiği gibi kiminle konuşacaksam yüz yüze konuşmayı tercih ediyordum. O zaman sesler daha kaliteli oluyordu, şimdi telefonla konuşmak zorunda kalınca tabii biraz ses kalitesi düşüyor. Ama virüs bu, herkesi etkilediği gibi podcastçi’leri de etkiledi. İşin iyi tarafı hala üretiyor olabilmek, telefonla da olsa.
ALAN YOK, GAZETE YOK!
Gazeteciliğin Podcast’taki karşılığı nasıl? Dinlenme oranları seni memnun ediyor mu?Aslında gazeteciliğin podcast’te ya da başka bir yerde karşılığı şu an var mı, ben de bilmiyorum. Yani uzun bir süredir doğru düzgün haber okumak ya da haber alabilmek için mercekle aramak durumdayız, biliyorsun. Gazetecilik başka bir şeye dönüştü ne yazık ki. Hani iyi, hatta iyi bile değil, standart gazetecilik yapmak için binbir takla atıyorsun. Alan yok, gazete yok, hadi haber buldun, yayınlayacak yer yok! Bunun gibi bir sürü dert var yani gazeteciliğe dair. Hatta benden önceki nesilden meslek büyüklerimiz bile “Bu kadar kötü dönem görmedik” diyorlar. Bize denk geldi, işe bak ki! Ama işini seviyorsan ve iyi yapmak istiyorsan, ne bileyim az paraya, çok çalışmaya tamam diyorsan yapıyorsun bir şeyler. Dinlenme oranları kötü değil, ama öyle harika da değil. Onun da sebebi tabii ki podcast’in Türkiye’de çok yeni olması. Düşünsene Amerika’da ve Avrupa’da her üç kişiden biri podcast dinliyormuş! Bizde ise henüz buna dair bir veri bile yok! Aslında çok da kolay bir şey podcast dinleyici için. Okumak ya da seyretmek için zaman ayırmak gerekiyor genelde. Podcast’te ise kulaklığını takıp işe giderken, yürüyüş yaparken, hatta yemek pişirirken bile haber dinleyebiliyorsun. Herhalde zamanla Türkiye’de de yaygınlaşacak. Yani umarım, inşallah, hayırlısıyla…
TANIMIYORDUM AMA KONUŞTULAR
Senin yayınında kimi zaman hemşirelerin dertlerine üzülerek dinledim ki ölmek istemediğini söyleyen hemşire vardı, kimi zaman da umutlu dayanışma hikayeleri de var. Bu insanlara nasıl ulaştın, birebir tanıştığın insanlar mıydı?
O insanların hiçbirini tanımıyordum. O podcast’te konuşmayan ama sağlık çalışanı olan bir arkadaşım sayesinde hepsiyle bağlantı kurdum. Gazetecinin bağlantıları olur. Ha olmadı mı, o zaman bir yol bulur. Zaten mesleğin çok önemli bir yanı da, kime, nasıl ulaşabileceğinizi bilmek. Ben de öyle yaptım. Bir bağlantı buldum, o bağlantılardan devamla birçok kişiye ulaştım. Soruyorsun ve araştırıyorsun. Tabii ki internet çağında daha kolay ama elbette herkesi tek tek bulup, tek tek neden aradığını anlatmak ve onlara anlattırmak kalıyor geriye. Dayanışma hikayelerinde de öyle oldu. Hiç kimseyi tanımıyorum, araştırıp soruşturarak telefon numaralarını buldum ve ne güzel ki, hepsi de konuşmayı kabul etti.

GAZETECİYİM AMA ÖNCE İNSANIM!
Yayın sırasında üzülüyor musun ve üzüldüğünde ne yapıyorsun?
Yayın sırasında üzülüyorum tabii, anlatılan şeyler, diyelim ki Korona Güncesi’nde özellikle sağlık çalışanlarının anlattıkları mesela, çok üzücüydü ya da kadınlar hakkında podcast yaparken, şiddete uğrayan bir kadının anlattıkları tabii ki beni çok üzüyor. Gazeteciyiz tamam da öncesinde insanız ve duygularımız var. Ayrıca duygular da politiktir, ağlaklıktan bahsetmiyorum. Üzülünce de o an yapmam gereken şeyi yapıyorum, soru soruyorum. Soruyorum ki, her şey ortaya çıksın ve insanlar bunları bilsin. İnsanlar durumu, olan biteni bildiği zaman mesela sağlık çalışanlarının ekipmanları yoksa, onlara ekipman verilmesi için yetkili yerlere baskı oluşturabilirler. O an gazeteci gibi işine konsantre oluyorsun, ama elbette sonrasında ağlamak da, üzülmek de serbest. Yani kendime ağlamayı da, üzülmeyi de çok görmüyorum. Gazeteci olmaktan önce insanım.
DAYANIŞMA YAŞATIR VE MUTLU EDER!
Yaşlılara yardım konusunda ve onların sana davranışları hakkında söylediklerini dinlerken ister istemez yüzüme bir gülümseme yerleşti. Onlarla diyaloğun nasıl biraz anlatır mısın?Apartmanımda iki 65 üstü hanım var. Zaten onlarla selamlaşıp, kısa konuşmalar yapıyordum. Yani Korona öncesi de. Benim mahallem biraz daha mahalle kalabilmiş bir yer. O yüzden burada yaşamaktan son derece memnunum. Dolayısıyla Korona’da içeride kalacaksınız dendiğinde, hele de 65 yaş üstü dışarı çıkamaz denilince, ilk aklıma gelenler onlar oldu. Tabii ki çocukları, torunları vs. var, ama ben daha yakınım, iki alt komşum mesela. Yani alışverişe giderken kapılarını çalıp, ‘Bir şeye ihtiyacı var mı?’ diye sormak insani bir durum. Ayrıca bana da iyi gelen bir duygu. İşte virüs elinizi kolunuzu bağlamış, evde oturtuyor, ama birine dayanışma gösterebiliyorsun hala. Bu çok kıymetli bir his. Dayanışma yaşatır deniyor ya, dayanışma mutlu da ediyor, kesin bilgi, yazın bir yere.
ÇORLU TREN KAZASI YAYININDAN MEMNUNUM!
En çok etkilendiğin Podcast bölümü hangisi oldu?
Koronavirüs dışında bir şey söyleyeceğim burada. Çorlu Tren Kazası’nın da iki bölümlük podcast’ini yapmıştım. Çocuklarını, kardeşlerini, babalarını, annelerini kaybeden o insanlarla konuştum bir bir. Nasıl bir acı ve o insanlar hala nasıl dirençli. Beni en çok etkileyen podcast’lerden biridir. Bazı insanlar, çok ağır hikaye, dinleyemedim ya da çok zorlandım diyorlar. Ama ben yaptığıma çok memnunum. Çünkü o insanlar, çok ama çok büyük bir haksızlığa uğradılar. Düşünsenize çocuğunuz ölmüş ve iki yıldır hala doğru dürüst yargılama yok! O da yetmezmiş gibi size dava açılıyor filan. Korkunç bir durum ve o insanların duyulmaya, hak arayışlarına ses verilmesine ihtiyacı var. Gazeteci nedir? Sesi olmayanların sesi olmak değil midir? Ben işte o zaman işimi yapmış olurum. Ve mesela Çorlu Tren Kazası’nın podcast’iyle evet işimi yaptım, çok can yakıcı hikayelerdi ama bunları yaşayanlar yanında benim canımın yanması ya da dinleyenin canının yanması nedir ki? Düşünün ki, insanlar “Benim ölümüm benim düğünüm olacak” diyor. Ve toplumun birçoğu o 25 kişinin öldüğü kazada kimsenin doğru dürüst yargılanmadığını bilmiyor bile. Belki bilse, belki tepki verse, belki ileride -elbette bu bir temenni değil- olabilecek başka bir kaza engellenecek.

HAYAT BİZLERE ‘HADDİNİZİ BİLİN’ DİYOR!
Senin Koronavirsüs’le ilgili görüşün ne? Nelere dikkat ediyorsun?
Koronavirüs’le ilgili görüşüm mü? 10 podcast yaptıktan sonra galiba buna hak kazandım, değil mi? Ben çok dikkat ediyorum, bütün önlemleri alıyorum. El yıkamak, fiziksel mesafeyi korumak, maske ve dezenfektanı yanımdan ayırmamak gibi. Zaten yaklaşık 2 aydır evde izolasyondayım. Market alışverişi dışında çıkmıyorum ve küçücük bir virüsün bütün dünyayı altüst etmesini gerçekten hayretle izliyorum. Burada belki biraz karamsar olacak ama mesela şunları düşünüyorum virüs salgınından sonra. Galiba insan, bu dünyayı fazla sömürdü ve doğa karşısında fazla kibirlendi. Evet, insan hayatı kıymetli ama doğadan bağımsız değiliz hiçbirimiz. İşte gördük! İnsanlığın tükettiği bu dünyayı tekrar düşünmesi ve yaşadığı dünyaya saygıyla davranması gerektiği ortaya çıkıyor. Artık insan her şeyden üstün kibrinden vazgeçmeli bence. Hayır değil, dünyadaki her canlı kadar kıymetliyiz ya da kıymetsiziz. İnsanı abartmayı ve o abartıyla her şeyin bizim için mübah olduğunu düşünmekten vazgeçmeliyiz. Gördük işte, daha az tüketerek bal gibi de yaşanıyor. Daha az kötülükle de yaşanıyor. Hani hırslarıyla bütün dünyayı elde etmeye çalışan harisler! Benim gibi, senin gibi, herkes gibi evde oturuyorlar işte. Evi senden, benden daha mı güzelmiş, ne çıkar? Hepimiz evde oturmaktan sıkılmadık mı? Kendimizi dışarı atmak için kese kese para versek ne olur? Çıkamazsın, bitti! Hadi çıktın diyelim, kimi göreceksin? Bir arkadaşınla oturup, kahve içebileceğin bir yer bile yok! Kapalı çünkü. Peki sence o hırslarına ne oldu, yanı başında çalışan iş arkadaşının ayağını kaydırsa ne olur kaydırmasa ne olur terfi almak için? İş yeri bile yok! Çünkü evdesin. Herkes gibi. Herkes kadar sıradansın işte! Hani Osmanlı’da padişahlar tahta çıkınca herkes “Çok yaşa padişahım” diye bağırmış da, arada “O kadar mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var” diye de arada sesler yükselirmiş, özellikle. Onun gibi, insanoğlu o kadar mağrur olma, senden büyük bir dünya var, haddini bil diyor hayat bize. Mesela şu da var. Çok sevdiğim bir arkadaşım, çok çok da iyi bir akademisyendir, Arzu Yılmaz Birikim dergide bir yazı yazdı. Ondan öğrendim. Dünyada ortalama her yıl 9 milyon insan açlıktan ölüyormuş! Dahası, bugün dünya üzerinde 821 milyon insan kronik açlık tehdidi altında yaşıyormuş! Her yıl 1 milyon 200 bin insan sadece temiz suya erişemediği için ölüyormuş. Yanı başımızdaki Suriye’de çocuklar saçma bir savaş nedeniyle can veriyor. Şimdi o insanlardan bizim canımız neden daha kıymetli olsun. Ha buradan çıkarak tabii ki iyi şeyler de olacaktır. Mesela bu açlıkla ya da savaşla bir başına kalan insanları belki daha iyi anlarız, empati kurar ve sesimizi çıkarırız. Onların yaşadığı çaresizliğin başka bir çeşidini yaşıyoruz çünkü. Bu çaresizliği bilmek belki de bize çaresiz kalanlara el uzatmayı, halden anlamayı getirir. Yani umudum ona doğru. İnsan olmanın erdemlerini keşke bu süreçte yükseltsek. Daha da arttırsak. O yüzden işte mesela dayanışma hikayeleri bana güç veriyor. Hala o iyi insanlar var, bir karşılık beklemeden yapıyorlar ellerinden geleni ve annemin dediği gibi belki de dünya o iyi insanların, iyi vicdanların yüzü suyu hürmetine dönüyor. Eee, bir kendimizi de yoklayıp, nedamet getirip, o insanlara doğru kayarsak, bulaşıcı olan virüs değil de, insanlık erdemleri olursa, virüse fena bir feyk atmış olmaz mıyız?
Senin eklemek istediğin bir şey var mı?
Podcast’le ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hani dinleyenler ya da dinlemeyenler için… Podcast benim için sürpriz yumurta gibi. Ses dosyasını açıp kulaklığına takana kadar içinde ne var bilemiyorsun. Dinlemeye başlayınca, aaa içinden bir sürü bilgi ve haber akıyor. Daha ne olsun! Düşünsene, birisi senin için hem çikolatayı hazırlamış hem de içindeki oyuncağı. Eee, sana da dinlemek ve keyif almak kalıyor. Tak tak kulaklığı 🙂
