Fiziksel değil duygusal yakınlık önemli

2020 her birimize farklı bir deneyim kazandırarak geldi. Yaşadıklarımızın farkına varmadıysak diye yanına bir de Corona eklendi. Her gün açıklanan ölü sayılarının aşağıya inmesine sevinirken, aslında ne kadar acımasız olduğumuzu düşünüyorum. Sonuçta ölüm her yerde ve her evde aynı yankılanıyor, dışarıdan bakana uzak bir seda gibi geliyor. İlk Corona vakasının görüldüğü 11 Mart’tan itibaren kendime planlar yapmış, bu süreci evde çok aktif geçireceğimi hayal etmiştim. Ancak bir süre sonra hayatım sandığım gibi olmadı. Evet mutfağa girmek, yeni tarifler öğrenmek ve denemek güzeldi.
İlk başlarda internette yurt dışında görme şansı bulamadığım müzeleri ziyaret etmek, tiyatro oyunlarını izlemek de… Ama sonra bir şey oldu ve ben okumak hariç tüm aktivitelerimi durdurdum. Sanal aleme daha az girdim, konuşmaktan çok kelimelerin altında yatanı keşfetmeyi istedim. Ama ortada bir terslik var gibi gelmeye başladı, sanki Corona’dan önceki yaşamıma hiç dönemeyecekmişim gibi…
Derken çok sevdiğim klinik psikolog Meltem İdiğ Çamuroğlu, aklıma geldi. Pozitif dergisi için kendisiyle Yas kitabı için röportaj yapmıştım. Kitap ölümden sonra geride kalanların ruh sağlığını mercek altına alıyordu. Meltem Hanım’ın bana verdiği intiba da aynen kitap gibi çok olumluydu. Çünkü Meltem Hanım, adını ön plana çıkarmaktan çok yaptığı işin içeriğini doldurmaya, insanlara ışık olmaya çalışıyor; ün peşinde koşmuyordu. Ne zamandır aktif hale getirmek istediğim blog’umu da onunla yaptığım bir röportajla açmak istedim.
Ona bu süreçte benim gibi pasif kalmayı seçenleri, bazen abarttığımız yeme davranışımızı, Corona’dan sonra bizi nasıl bir hayatın beklediğini sordum. Ben sordum, o yanıtladı. Röportajın sonunda bana öyle bir hediye geldi ki, Meltem Hanım bu düşünceden habersiz şöyle diyordu ‘Sürekli ertelediğimiz, ‘bir ara yaparım’ dediğimiz ne varsa bir an önce hayata geçirmenizi tavsiye ederim’… İşte bu blog da ertelediğim bir düşüncenin ürünü. Bu arada Meltem Hanım’ın röportajını okuduktan sonra sorunuz olursa bana yazın lütfen. Şimdi sizi Meltem Hanım’ın anlattıklarıyla baş başa bırakıyorum…
AKTİF OLANLAR SAĞLIKLI MI?
Bu süreçte çok aktif olanların yanında hiçbir şey yapmak istemeyenler de oluyor. Bu bir depresyon belirtisi mi? Çok aktif olanların ya da pasif olanların haleti ruhiyesi sizce ne?Karantinada olmak, rutinimizin bozulması ve hastalık bulaşması riski çoğumuz için ciddi bir stres kaynağı oldu. Bildiğiniz gibi, stresle başa çıkmanın tek bir yolu yok! Hiçbir şey yapmak istemeyenler depresyonda, çok aktif olanlar çok sağlıklı demek doğru olmaz. Her birey, bu süreçte kendi karakteri doğrultusunda baş etmeye çalışıyor. Sadece dizi izlemek kişiye iyi geliyorsa, bırakın izlesin ya da sürekli ev toplamak, çamaşır yıkamak, dolapları döküp yerleştirmek o kişiyi sakinleştiriyorsa, bırakın çok aktif olsun. Hiçbir zararı yok! Bazı insanlar aktif, diğerleri ise pasif baş etme stratejilerine yönelebilirler. Çok aktif birini zorla oturmaya, durmaya zorlamak onun stresini artırır. Bazıları sosyal medyada ‘Bu hafta şu kadar kitap okudum, şu kadar film seyredip, şu kadar spor yaptım’ diye paylaşımda bulununca, daha pasif yaşayanlar, zamanını verimli kullanamadığını düşünüp kendilerini kötü hissediyor. Herkes aynı olmak zorunda değil. Ayrıca günümüz günümüze uymayabilir. Mesela; bir arkadaşım haftalarca pek bir şey yapmadan sadece dizi seyretti. Bir süre sonra bu dizi izlemenin o günlerde iç huzurunu korumak için bir kalkan oluşturduğunu fark etti. Şimdi bu kalkana ihtiyaç duymuyor, daha aktif. Kendimize ve çevremizdekilere toleranslı olalım.

SALGINA KAFA TUTMA PSİKOLOJİSİ VAR
Televizyonda görüyoruz; evden çıkma yasağıyla birlikte insanlar özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünüp zorla dışarı çıkıyor. Bu görüntülerin sizdeki yansımasını çok merak ediyorum…
Çoğumuz kendimizi evde sıkılmış ve kısıtlanmış hissediyoruz, kendi kendini oyalayabilmek herkes için kolay değil ama zorla dışarı çıkmaya çalışmanın tek nedeni sıkılmak veya özgürlüğünün kısıtlandığını düşünmesi değil. Bilinçsizlik, bulaşma riskini ciddiye almama, başkaldırma salgın öncesinde de riskli davranışlar gösterme eğilimi veya adrenalin ihtiyacı gibi nedenler var. “Yine dışarı çıktım ama bak bir şey olmadı, hastalanmadım” diyerek salgına kafa tutma psikolojisine girenler bile var. Tabii o çıkışta bulaşma olup olmadığını anlamak için zaman geçmesi lazım. O zaman zarfında virüsü kaptığını bilmediği için kim bilir kaç kişiye bulaştıracak? Bazıları maske takmayı bile eziyet olarak görüyor. Evet, maske bizi kimliksizleştiriyor, yüzümüzü çalıyor, kendimizi yüzümüzle ifade etmek zorlaşıyor, daha yüksek sesle konuşur olduk ama buna mecburuz. Bu görüntülerin bendeki yansıması endişe ve üzüntü. Keşke daha bilinçli olabilsek, bireysel ihtiyaçlarımızı yakınlarımızı ve toplumumuzu riske atmadan doyurabilmenin daha sorumlu yollarını bulabilsek.
GERÇEK DUYGUNUZU ANLAYIN!
Sürekli yemek yapmayı ve yemek yeme isteğimizi nasıl sınırlandırabiliriz?
Duygusal yeme davranışından bahsetmek isterim biraz. İnsanın aç olduğunda yemek yemesi ve açlığını gidermesi normaldir ama eğer aç değilken yemek arıyor ve yiyorsak, buna ‘duygusal yeme’ diyebiliriz. Endişe, üzüntü, korku gibi bizi zorlayan duygulardan kaçmak ve rahatlamak için yemek, duygusal yemedir ve aslında hiç de işlevsel değildir, çünkü o rahatlama duygusu son derece geçicidir. Bir süre sonra aynı duygular, tekrar hortlar ve bizi tekrar yeme davranışına götürür. Aç değilken yiyeceklere yöneldiğimizde kendimize bazı sorular sormamız duygusal yemeyi önlemeye yardımcı olabilir: Şu anda gerçekten aç mıyım? Bu çikolataya ihtiyacım var mı? Şu anda ne hissediyorum? Korku? Sıkıntı? Öfke? Değersizlik? Sevgisizlik? Şu anda aslında neye ihtiyacım var? Ve bu ihtiyacımı gerçekçi bir biçimde yemek yemek dışında, kendime zarar vermeden nasıl doyurabilirim? Elbette bu soruların cevabı kişiden kişiye değişir, herkes kendine en uygun çözümü bulmalı ve ihtiyacını gidermelidir. Mesela yalnız, sevgisiz hisseden biri, bir yakınını arayabilir, görüntülü konuşabilir, duygularından bahsedebilir veya öfke hisseden biri, neye/kime öfkeli ise bir kağıda duygularını yazabilir, biraz yastık yumruklayabilir. Gerçek duygumuzun farkına varıp, ihtiyacımızı karşılamak bizi hem gereksiz yemeden kurtaracak, hem de daha sakin ve dengeli olmamıza yardım edecektir.
PSİKOLOJİK PROBLEMLER ARTTI
Psikologlara bu sürecin bitmesiyle daha çok iş düşecek mi bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu dönemde psikolojik problemlerin oldukça arttığını gözlemliyoruz. Obsesif- kompülsif bozukluk dediğimiz takıntılı/zorlayıcı düşünceler ve davranışlar, panik atak, agorafobi ve klostrofobide artış olabilir. Alışık olmadığımız koşullarda sürekli birlikte olmak ilişkileri de zorlayıp yıpratıyor, aile içi şiddet hemen her ülkede arttı, bizim ülkemize dair bir istatistik görmedim ama Brezilya’da yüzde 431 arttığını okudum, süreç bittiğinde boşanmalar artabilir.
KENDİMİZLE YÜZLEŞTİK!
Korona sürecinde sosyal medya sayesinde uzaklar yakın, yakınlar uzak oldu. Hiç tanımadığımız insanlarla daha iyi anlaşır olduk. Tanıdığımızı sandığımız insanlardan da uzaklaştık. Bu normal mi?
Kriz dönemlerinde hassasiyetlerimiz artar. Böyle bir dönemden daha önce geçmedik. Yakın sandığımız insanların bu dönemde nasıl davranacağını bilmiyorduk, şimdi onların daha önce görmediğimiz taraflarını görüyoruz. Seçimlerimiz ve değerlerimiz bizi birbirimizden ayırıyor veya yakınlaştırıyor. Fiziksel mesafeler değil, zihinsel ve duygusal yakınlık önemli. Aslına bakarsanız, sadece çevremizdekilere değil, kendimize de yeni bir gözle bakma imkânımız oldu. Daha önce yüzleşmediğimiz taraflarımızla yüzleştik, bazı şikâyet ettiğimiz şeylerin aslında ne kadar önemsiz olduğunu, bazı güzellikleri nasıl gözden kaçırdığımızı fark ettik.
İKİ GÜNDE NORMALE DÖNÜLMEZ
Şu an 65 yaş üstü insanlar dışarı çıkmıyor. Ama dışarıya çıkacağımız günler geldiğinde de korkup çıkmak istemeyebilirler. Bu durumda ne yapılmalı?
Sadece yaşlılar değil, gençler ve orta yaşlılar da biraz önce bahsettiğim agorafobi dediğimiz evden çıkma, açık alana çıkma korkusu geliştirebilirler. Eğer kişinin karantina öncesi herhangi bir psikolojik sorunu yoksa karantina kalktıktan bir süre sonra bu korkunun da sonlanmasını ve normale dönmesini bekleriz. Uzun zaman olağanüstü koşullarda yaşadıktan sonra, bir-iki gün içinde normale dönmeyi beklemek gerçekçi olmaz. İki üç ay sonra dahi, dışarıda şartlar son derece normal olduğu halde, kişi dışarı çıkmaya ikna olmuyorsa, psikolojik yardım almasını öneririm.

HAYALLERİ HAYATA GEÇİRME VAKTİ
Korona sonrasındaki süreçle ilgili sizin önerileriniz neler? Ne yapmalıyız?
Ülkemiz ve dünya ciddi bir sınavdan geçiyor. Bugüne kadar sürdürülen düzenin değişeceği kesin, doğaya ve hayvanlara bu kadar zarar verirken insan ırkının soyunu sürdürmesi mümkün değil gibi görünüyor. Bireysel bazda kendi değer yargılarımızı, neye önem verip, neyi küçümsediğimizi gözden geçirmemiz lazım. Hayatımızı nasıl ve ne elde etmek uğruna geçirdiğimizi mutlaka uzun uzun düşünmeliyiz. Ölüm aslında her an yanı başımızda ama sadece böyle salgınlar veya doğal afetler olduğunda veya bir yakınımızı kaybettiğimizde hatırlıyoruz. Irvine Yalom’um dediği gibi, ölüm gerçeği yıkıcıdır ancak ölüm bilinci hayatımızı gerçekten yaşayabilmemize -potansiyelimizi gerçekleştirerek yaşamamıza- yardım eder. Salgın bittiğinde, tekrar ‘güvende’ olduğumuzda ölümsüz olmayacağız. Sürekli ertelediğimiz, ‘bir ara yaparım’ dediğimiz ne varsa bir an önce hayata geçirmenizi tavsiye ederim. Ayrıca yıllardır taşıdığımız bazı yüklerden de artık kurtulmak gerekiyor. Hep olumsuzluklardan bahsettik ama tabii ki bu dönemin bize katkıları da oldu, dayanışma, yardımlaşma ve kardeşlik duygusu gibi. Savaşlar ve deprem sel gibi doğal afetlerden sonra insanlar arasında görülen yakınlaşmayı da gördük bu salgında. Umarım bu dayanışma ruhunu kaybetmeyiz.
