Bir değişim ve dönüşüm süreci olarak yas

Arşiv röportajlar, Psikoloji
Yası en iyi tanımlayan kelimelerden biri çoğu zaman hüzün…

Geçtiğimiz hafta yakın arkadaşlarımdan birini kaybettim. Kısa ve ani oldu benim için… Yaşadığım hissi tarif etmem bile zor. Arayıp ulaşamayacağımı bilmek, iyi ya da kötü bir olayı paylaşamamak uzun vadede daha da garip gelecek biliyorum. Bu süreçte bana ruhsal olarak ne iyi gelir diye düşünürken Dr. Meltem İdiğ Çamuroğlu’nun ‘Yas: Kişisel Bir Yolculuk’ kitabı geldi. Bilenler biliyor bu bloğun ilk röportajını da Corona virüs ve psikolojimize etkileri üzerine kendisiyle yapmıştım. Şimdi kitabını yeniden okumaya başladım. Yeniden diyorum çünkü ilk okuduğumda çok etkilenmiş, Pozitif dergisi için geçen yıl bu kitapla ilgili de röportaj yapmıştım. Röportajın o dönem ki, hikayesi de şöyleydi; sosyal medyadan yapılan doğum günü mesajlarını bilirsiniz, Facebook hatırlatır, siz sevdiğiniz bir arkadaşınızsa şayet hemen kutlama cümlelerini sıralarsınız. Ben de öyle yapmıştım. Sevdiğim bir arkadaşımdı ve uzun zaman görüşememiştik. Ancak iki gün sonra duvarında paylaştığı ‘İlk kez annemsiz doğum günümü kutluyorum’ yazısıyla şoke olmuştum. Çünkü yakın zamana kadar annesiyle fotoğraflarını görüp beğeniyordum. Telefon açtığımda ne söyleyeceğimi bilemedim. Taziyemi tabii ki yaptım ve sadece ‘Yanındayım’ diyebildim ama biliyordum ki, cümlelerim onun acısının yanında çok boştu. Çünkü büyümek, belki ölüm karşısında daha az laf söylemeyi de öğretiyordu. Bir süre sessizlik olduktan sonra ‘Sen de baban da yaşadın, biliyorsun. Teşekkür ederim’ diyebildi. Her zaman yanında olduğumu söyleyip, telefonu kapattıktan sonra düşündüm. Ben de babamı ani bir şekilde kaybetmiştim ve acımı doğru dürüst yaşayamamıştım. Hem kendime hem de arkadaşıma iyi gelebilecek bir şeyler ararken, Alfa Yayınları’ndan çıkan ‘Yas: Kişisel Bir Yolculuk’ kitabı karşıma çıkmıştı. Sadece bu işi eğitimini almakla kalmamış aynı zamanda yas sürecini yaşamış biri olarak da Çamuroğlu,  kitabında Türkiye’de ve yurt dışında yası değerlendiriyor, örnekler veriyor ve yas sürecinde dikkat edilmesi gerekenlere değiniyor. ‘Her birimizin yas tutma biçimi farklı.  Bununla beraber ortak noktalar da var tabii, en önemli şey; duygularımızı rahatça bunları bastırmadan yaşayabilmek’ diyen Çamuroğlu’yla yas sürecini konuşmuştuk. Bu röportaj umarım okuyanın ruhuna biraz olsun su serper. Aynı bana yaptığı gibi…

Meltem İdiğ Çamuroğlu, daha önce de bloğuma Corona ve psikolojimiz üzerine bilgiler vermişti. İsterseniz onu da sayfamda bulabilirsiniz.

Kitabın ilk bölümünden anladığım kadarıyla sizi de bu kitabı yazmaya iten yakınlarınızın ölümü. O süreçten biraz bahseder misiniz?

Ailemdeki kadınların hemen hepsi kısa yaşadılar. Çok sevilen bir yakınımın ölümüyle tanışmam 10 yaşındayken anneannemin kaybıyla oldu. Anneannem erken çocukluk döneminde benim için anne figürüydü. Çocukluk döneminde ölümle, özellikle anne-baba ölümüyle tanışmak büyük bir talihsizliktir, yaşam boyu süren etkileri olur. Genelde çocukların ölümü anlamadığı, dolayısıyla yas tutmadığı düşünülür. Oysa durum çok farklıdır, çocuklar da yas tutuyor ama yetişkinlerden farklı şekillerde… Bazı çocuklar içe kapanıyor; uyku, yeme ve tuvalet alışkanlıklarında değişiklikler oluyor, kâbus görmemek için uyumaktan korkuyor, aileden bir yetişkine aşırı bağımlılık gösterebiliyorlar. Bazılarıysa daha dışa dönük ve saldırgan davranabiliyor; ölümün yarattığı kayıp duygusu ile baş edemediği için öfke ön plana çıkabiliyor. Anne-babaların bu konuda dikkatli olması, çocuktaki davranış ve duygu değişikliklerini gözden kaçırmaması gerek… Çocuklar ve yas konusunda da fazla bir kaynak olmadığı için kitapta buna da yer ayırdım.

Röportajın yayınlandığı Pozitif dergisi kapağı…

Kitaptan anladığım kadarıyla yurt dışında yas süreci, psikoloji alanında ayrı bir bölüm olarak inceleniyor. Türkiye’de yas geçiştiriliyor mu ya da farkında olmadan, geçiştirdiğimiz bir süreç mi?

Genel olarak toplumumuzda yas geçiştirilmez, bu konuda yerleşik dini ve toplumsal ritüellerimiz var. Bunların yas sürecindeki yeri tartışılmaz, ancak bazı doğru bildiğimiz yanlışlar var; onların mutlaka düzeltilmesi lazım. Avrupa’da ve özellikle ABD’de yas danışmanlığı gerçekten bir sektör haline gelmiş, bizde ise yeni bir alan diyebiliriz. Aslında insanları korkutmamak lazım, normal koşullarda yas için danışmanlık veya terapi gerekmez, kişi kendi tarzında acısını yaşar, sürecini tamamlar ve yeni bir hayata başlar. Ancak, bazı durumlarda yas ‘normal’ rayından çıkabiliyor. Nedir bu durumlar? Ölen kişi ile ilişkinin aşk-nefret uçlarında gidip gelmesi, ölümün çok ani olması, ölen ile kalan arasında bağımlılık ilişkisi olması ve en büyük kayıp dediğimiz çocuk kaybı gibi durumlar. Bu tip kayıplarda yas karmaşık hale geliyor ve kişinin tüm hayatını alt-üst ediyor.

FORMÜL YOK ÇÜNKÜ TEK TİP YAS YOK!

Bu işin uzmanı olarak sizce yas nasıl yaşanmalı?

Doğrusunu isterseniz yas konusunda hazır bir formül veya reçetemiz yok, çünkü tek tip bir yas yok, olamaz. Neden olamaz? Çünkü her birimizin kişiliği, hayattaki duruşu, ruhsal olgunluğu, değerleri ve seçimleri farklı. Ayrıca her birimizin ölen yakınımız ile ilişkimiz ve ölümü çevreleyen faktörler farklı. Dolayısıyla, ben bir benzetme olarak DNA örneğini kullanıyorum. Her birimizin yas tutma biçimi DNA’larımız kadar farklı.  Bununla beraber ortak noktalar da var tabii, en önemli şey; duygularımızı rahatça yaşayabilmek, keder, üzüntü, acı, korku (şimdi bana ne olacak? vs gibi), bunları bastırmadan, en azından kendimize ve eğer varsa güvendiğimiz, bizi yargılamayacağını bildiğimiz bir yakınımıza ifade edebilmek. Bazen öfke hissederiz bir kaybın ardından, eminim kabul edersiniz, her birimizin hiç de özlemediği ölüleri var. Bir ölünün ardından öfke ifade etmek, toplumsal olarak onaylanan bir eylem değildir; o yüzden bastırılır. En azından herkese söyleyemediğimiz düşünce ve duygularımızı bir yazıya dökebiliriz, bir günlüğe kaydedebiliriz. Diğer önemli bir husus ise hayatımızla ilgili değişiklik yapmadan önce (taşınmak, iş değiştirmek, ev almak/satmak vs) kendimize biraz zaman tanımak, pişman olabileceğimiz acele kararlar vermemek.

Ölüm sonrası ağlayamayanlara dikkat etmek gerektiği söylenir. Onlar ne yapmalı?

Üzüntü ve keder hissettiğimizde ağlamak son derece sağlıklı ve iyileştiricidir. Gözyaşı analizleri ağlayarak vücuttan stres hormonu attığımızı gösteriyor. Yine de üzüntüyü ifade etmenin tek yolu ağlamak değildir. Bazı insanlar, çocukluklarında ne olursa olsun ağlamamaları gerektiği veya ağlamanın zayıflık olduğu gibi yanlış inançlar edinmişlerdir. Önemli olan üzüntüyü hissedebilmektir; hissetmek ile ifade etmek farklı şeylerdir. Ağlayamayan kişiler, güvendikleri bir yakınları ile duygularını konuşabilirler.

TEPKİSİZ DAVRANANLARA DİKKAT ETMELİ

Yasın kişiden kişiye, kaybedilen kişinin yakınlığına ve nasıl kaybedildiğine göre değiştiğini söylüyorsunuz. Peki yas süreci ne kadar süre olursa normal süreçtir, ne kadar süreden sonra psikolojik destek almak gerekir? Başka bir deyişle ne kadar süren yas ya da üzüntü tehlikelidir?

Burada iki farklı kavram var; süre ve süreç. Süre yine kişiden kişiye ve kaybedilen kişiye göre değişebilir. Yaşını başını almış bir babaannenin yasıyla, 14 yaşındaki kızımızın intihar yoluyla kaybetmenin yasının -takdir edersiniz ki- aynı sürede tamamlanmasını bekleyemeyiz. Yas bir değişim ve dönüşüm sürecidir. Kaybettiğimiz kişi olmadan, başka bir hayata hazırlanma sürecidir. Bu sürecin ne kadar zaman alacağı kaybın büyüklüğüne, önemine de bağlıdır ve de tabii kişinin ruhsal gücüne… Yine de kabaca bir zaman vermek gerekirse ortalama bir-iki yıl diyebiliriz. Ama burada süreden daha önemli olan süreçtir. Yastaki kişi günlerini, haftalarını, aylarını nasıl geçiriyor? Yaşamak istemeden mi? Bir an önce ölüp, sevdiği ve kaybettiği kişiye kavuşmayı bekleyerek mi? Yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranıp, hemen eski hayatına geri dönerek mi? İlk haftalar için aşırı üzüntü tepkileri normaldir, hatta 2-3 ay dahi sürebilir. Ancak 6-8 ay sonra dahi hala kişi kendini yerden yere atıyor, yaşamak istemiyor, acısında hiç azalma olmuyor ve günlük işlevlerini, iş hayatını sürdüremiyorsa karmaşık yasa girmiş kabul edebiliriz. Aynı şekilde son derece tepkisiz davrananlar için de benzer riskten bahsedebiliriz. Bu durumlarda yardım almak gereklidir.

BASTIRILMIŞ OLANI ENERJİYİ AZALTIYOR

Yası bastırıp hayatı pozitifmiş gibi görmek sonrasında yası yaşayan kişide ne gibi arazlar yaratır?

Bastırılmış yas, beklenmedik yerde ve zamanda misliyle patlıyor. Psikoterapi çalışmalarımda 25 yıl sonra ortaya çıkan bastırılmış yas örneğine dahi şahit oldum. Genelde bu insanlar zaten terapiye yas yüzünden gelmiyorlar, başka sorunlarla gelip, altında yatan sebebin bastırılmış yas olduğunu görüyorlar. Her bir hikaye farklı tabii ama ortak noktaları nedir derseniz, ‘tatsız-tuzsuz, anlamsız bir hayat’ sürdürüp, pek de önemli görünmeyen bir soruna takılarak, yardım almaya gelen kişiler bunlar. Bastırılan yası bilinç ve bilinçaltında kontrol altında tutabilmek için harcanan enerji, kişinin hayatındaki diğer alanlara yatırabileceği enerjiyi ve yaratıcılığı azaltıyor. 

Yas süreci kişiden kişiye değişiyor ama önemli olan yaşadığınız yasın işlerinizi ve hayatınızı etkilememesi…

NORMAL YAS YAŞAYAN PSİKOLOĞA İHTİYAÇ DUYMAZ

Kitap başlı başına yas sürecine giren insanın aklındaki tüm soruları yanıtlayan bir yapıt. Psikologlardan nasıl bir geri dönüşüm oldu? Çünkü bu yapıtı okuyan biri psikoloğa gitmeyebilir…

Zaten normal yas yaşayan birinin psikoloğa ihtiyacı olmaz. Yakınları, arkadaşlarının desteği ve kendi kendine yardım ile bu dönemi atlatabilir. Ancak yalnız ve yaşlı kişiler, ölen ile bağımlılık ilişkisi olanlar, uzun süreli bakım verdiği kişileri kaybedenler ve özellikle çocuklarını kaybedenler mutlaka yardım almalıdır derim. Psikolog ve psikiyatrist arkadaşlar kitabı çok beğendiler ve desteklediler, sağ olsunlar. Türkçe ve bizden bir kaynağa ihtiyaç vardı. Umarım bu kitap, bu açığı kapamaya yardımcı olur. Psikoterapi her zaman kolay bir seçim değil, insanların önünde maddi ve manevi engeller olabiliyor. Özellikle de yargılanma korkusu ve yabancı biriyle en mahrem düşünce ve duyguları paylaşma endişesi çok anlaşılır bir şey. Bu yüzden kitapta bir terapi öyküsü de paylaştım, böylece insanların önyargıları belki biraz yıkılır diye umuyorum.

ÖLÜMLÜ OLMAYI KABUL ETMEK ÖNEMLİ!

 ‘Yas sürecinden geçen kişi eskisi gibi olamaz, o onun eski hayatıydı’ diyorsunuz. Yeni bir hayata başlamak isteyenler için sizin ne gibi tavsiyeleriniz olur? Yas sürecini tamamlamanın önemi nedir?

Öncelikle kaybettiğimiz kişi ile hesabımızı kapatabilmemiz gerekir. Olumlu ve olumsuz tüm anıların üzerinden geçmek, ilişkiyi bir bütün olarak değerlendirebilmek ve sonunda onunla vedalaşabilmek, hesabı kapatmak için şarttır. Ayrıca bu kaybın kendi yaşamımızda, kişisel hikayemizde nasıl bir yere oturduğunu anlamak önemli. Diğer bir deyişle, bu kayba bir anlam verebilmeliyiz ki, kişisel müzemizde yerini bulabilelim, böylece iç dünyamızda bir karmaşa, kaos ile yaşamayalım ve ruhsal enerjimizi, özgürce büyümeye ve yaratıcılığa kullanabilelim.  Herhangi bir nedenle yasımızı tamamlayamayıp bastırdığımıza, ölülerimizi de yanımızda sürüklemeden yola devam edebilmek mümkün değil. Bu durum hem kendimize hem de onlara haksızlık. Yası tamamlayabilmek bir bakıma ölümü ve ölümlü olduğumuzu kabul edebilmek demektir. Hepimiz teorik olarak ölümlü olduğumuzu biliriz, ama günlük hayata devam edebilmek için, psikolojik olarak bu gerçeği bastırırız. Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz bir hayat yaşarken, uzun eğitimler almak, ağır borçlar altına girmek, hatta çocuk yapmak bile çok anlamsız gelebilir. Dolayısıyla ölümlü olduğumuzu ‘unutmamız’ gerekir. Bilirsiniz, herhangi bir konuda konuşurken, ‘ben ölürsem’ diye başlayan cümleler kurarız. Oysa doğru kelimeler ‘ben öldüğümde’ olmalıdır. Uzun lafın kısası, yakınımızın ölümünü kabullenmek, kendi ölümümüzü de kabullenmek veya kabule biraz daha yaklaşmaktır. Çoğu insan ölümlü olma fikrini korkutucu bulur; oysa bu gerçeği bir an önce kabullenmek, hayatımızı daha anlamlı ve verimli yaşamamıza, yaşlılıkta pişmanlık içinde kıvranmamaya yardımcı olur.

(Bu röportaj geçtiğimiz yıl Pozitif dergisinde yayınlanmıştır)

Bu ay vefat eden arkadaşım Gül ve ben…

Bir yanıt yazın