Zorluklar ruhumuzun kasını geliştiriyor

Hayatında ne yapmak istiyorsa, onun peşinden giden, hayatı hesapsız kitapsız yaşayan isimlerden biri Aydilge Sarp ya da hepimizin bildiği adıyla Aydilge… Burslu okuduğu Başkent Üniversitesi’ni hem bölüm, hem de tüm üniversite çapında birinci olarak bitiren şarkıcı, İstanbul Üniversitesi Radyo-TV-Sinema alanında yüksek lisansını tamamlayarak ‘iletişim uzmanı’ oldu. Üniversiteyi bitirdiğinde yurt dışında çok iyi üniversitelerden gelen burs tekliflerini sırf müzik yapabilmek için reddeden ünlü müzisyen için sonuçtan ziyade yaşam yolunda edindiği deneyimler ve kimi zaman aldığı yaralar önemli. Kendini “Ruhumun teni çok ince. Dolayısıyla hayatta yaşanan her şeyi çok fazla hissediyorum. Bu yüzden de beste yapabiliyorum. Hüzün duygusuyla çok tanışık ve barışığım. Onu öcü olarak da görmüyorum” sözleriyle tarif eden Aydilge, hayatta hiçbir şeyin ‘kötü’ olarak adlandırılamayacağını her şeyin hayrımıza olduğunu söylüyor. Sesle şifa dağıtmanın en büyük hayali olduğunu söyleyen Aydilge, derin düşünceleriyle ister istemez herkesi hayat üzerine düşünmeye ve farkındalığa çağırıyor.
MÜZİK BANA DEĞİL BEN MÜZİĞE HİZMET EDİYORUM!
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünü birincilikle bitirdiniz. Şimdi de Radyo, Televizyon ve Sinema yüksek lisansı yaptınız. Müzik dergilerinde editörlük de yaptınız, roman da yazdınız. Bu işleri yapmaya başlamadan önce korktuğunuz ya da başaramazsam dediğiniz olmadı mı?
Ben girdiğim yollara bir hedef olarak değil, yolculuk olarak bakıyorum. Hedef olarak şuraya varacağım derseniz, yolculuğun keyfini çıkaramazsınız. Yolun kendisi daha anlamlıdır denir ya, o bakış açısındayım. Üniversitede birinci olduğumda hep ‘Nasıl yaptın, nasıl başardın’ diye sordular. Ben hep aynı şeyi söyledim. Ben birinci olmak için uğraşmadım ki, ben okulda çok mutlu oldum, alabileceğim maksimum bilgiyi aldım. Birincilik de sonuç olarak geldi. Yoksa ben birinci olayım diye kasmadım. Asıl noktayı kaçırmazsanız sonuç kendiliğinden geliyor. Şarkılarda da bu durum böyle… Bir şarkı diğerine göre daha az dinlenebiliyor. Hiç beklemediğim şarkı bir anda tutabiliyor. Ama ben buna yolculuk olarak bakıyorum. Şarkı tutmazsa, üzülüp beste yapmayı bırakmıyorum. Müzik bana hizmet etmiyor aslında ben müziğe hizmet ediyorum.
Üniversiteden mezun olduktan sonra yurt dışındaki üniversitelerden burs kazandınız ama gitmemişsiniz. Aileniz bu duruma ne dedi?
Onlar, benimle hep gurur duyuyorlar. Üniversite döneminde kazandığım burslar, hep Amerika’daydı. Orada doktora yapabilir ve hoca olabilirdim. Ama ben müzisyen olmak istiyordum. Amerika’ya gider, yüksek lisans ve ardından doktora yaparsam, direkt profesörlüğe kadar giderdim. Ama hayalim bu değildi. Bütün hocalarım ‘Böyle bir teklifi nasıl elinin tersiyle itersin; sende akıl yok mu?’ derken, annem ve babam ‘Bu kızın gözünden müzik akıyor’ diyerek beni desteklediler. Zaten ben 8 yaşındayken TRT Ankara Radyosu sınavlarına da onlar sokmuştu.
Müzik sizin için ne ifade ediyor?
Bir arkadaşım ‘Aydilge sen müzik olmasa nasıl yaşardın ki?’ dedi. Ben de “Keşfederdim” dedim. Müzik hap gibi kültürel yoğunluk aktarıyor bana. Müzik, insanın ufkunu genişletiyor; güzellik, armoni, uyum, ahenk anlayışını değiştiriyor. Hiç beklenmedik şeylerin, hoş olabileceğini kavrıyorsunuz.

EVREN DİYOR Kİ: HAREKET ET VE FREKANS ATLA!
Peki Aydilge’nin güzellik anlayışı ne?
Benim güzellik anlayışım, derinlik ve uyum. Aslında güzellikle çirkinliğin yarattığı ahenk! Hayatın çirkin ya da karanlık dediğimiz şeylerle, aydınlık ya da güzel dediğimiz şeylerin uyumu olduğuna inanıyorum.
Hayatınızda da bu uyum var değil mi? Başınıza gelen iyiliği de, kötülüğü de aynı derecede seviyorsunuz…
Kötülüğe çok şükrediyorum. Çünkü kötü diye adlandırdığımız şeyin aslında öyle olmadığını, kötülüğün bir illüzyon olduğunu ve aslında her şeyin iyi olduğunu düşünüyorum. Bu aptal bir Pollyannacılık değil! Kötü olan her şeyin bizi, daha iyi bir versiyonumuza dönüştüreceğine inanıyorum. Genellikle zorluklar ve acılar bizi dönüştürür. Huzur, mutluluk, sağlık hepimizin tercih ettiği bir şeydir ama bunlar bizi güvenli alanda sabit tutar ve pek çıkarmazlar. Gelişimlerimiz genelde çok mutluyken olmaz. Gelişimlerimiz bir zorluk ortaya çıkar. O zaman zorluklar kötü değil, bizim gelişmemize vesile olan yardımcı, iyi şeyler. O zaman acı acı olmaktan çıktı, sizi dönüştüren iyi bir şey haline geldi. İşten kovuluyor, depresyona giriyor, kendi işini açıyorsun. Evren o kadar yardımcı oluyor ki, kendin o cesareti bulamıyorsun, kovuluyorsun. Yani evren diyor ki; ‘Hareket et artık. Frekans atla! Dönüşmen lazım.’ Ben hayatımızı bir jimnastik salonuna benzetiyorum; aletleri kaldırdıkça kaslarımız gelişiyor. Belki o aletler de zorluklar, ruhumuzun kası gelişiyor
O zaman hayatta aldığımız yaralarında önemi büyük…
Aynen. Ben her yaraya şükrediyorum. O yara sizin kendinizi iyileştirmenize vesile oluyor. Yani şöyle; birisi size ‘Aptal’ dese, siz aptal olduğunuza inanmıyorsanız, etkilenmezsiniz. Etkileniyor ve yaralanıyorsanız, kocunuyorsunuz ve onu kabul ediyorsunuz. O düşünce sizde var demektir. O zaman o ‘aptal’ diyen kişi, ‘Sen kendini aptal hissediyorsun ve orası acıyor. O zaman bana kızmayı bırak ve orayı tedavi et!’ diyor. Ağrılar ve yaralar sanıyoruz ki bizim düşmanımız. Oysaki onlar bizim yaşam kalitemizi artırmaya çalışıyor.
Hayata karşı farkındalık sürecinizde size yardım eden kaynaklar neler oldu?
Tabii ki, Uzakdoğu felsefelerine çok merak saldım: Budizm, Zen, Mevlana… Bütün öğretilerin benzer şeyler söylemesine rağmen ben hiçbir düşünceye hapis olmuyorum. Düşünceyi durduran her şey benim için yok hükmünde. Bir de ne yaparsak yapalım, ne kadar düşünürsek düşünelim bu varoluşu algılayamayacağız. Teslimiyetçilik de önemli. Bende bu yoktu. Bu niye böyle diye çözmeye çalışıyordum, sonra olana güvenmeye başladım. Bir şeyler oluyor ve ona bir şeklide teslim olmak gerekiyor. Peki ben niye teslim oldum? Çünkü bir baktım ki; kötü olarak düşündüğüm her şey hayra ve benim için güzel bir şeye dönüştü. Ruhumun teni çok hassas olduğu için benim anksiyetem olur. Eskiden hep ‘Ben niye herkes gibi değildim’ derdim. Sonnrasında şunu görüyorsun, o anksiyete seni sen yapan şey… Seni yaratıcı kılan şey. İçimdeki o dalgalanma, içimdeki o kaos beni ben yapan şey. Şimdi gelip biri ‘Hep mutlu ol ama o anksiyete, o kaygılar olmayacak ve beste yapamayacaksın’ ne dersin… ‘Yok, kalsınlar da ben üretebileyim’ derim.
ŞİFALANDIRICI MÜZİĞİN HAYALİNİ KURUYORUM
Kuantum fiziğine oldukça meraklısınız. Peki insanı nasıl tanımlıyorsunuz?
Hayatta hepimiz titreşen enerjiler bütünüyüz. Aslında ağır da enerjiler olduğumuz için evrende çökelmiş ve katı bir şekilde bulunuyoruz. Enerji, tiz frekansa çıktıkça görünmez hale geliyor. Belki melekleri görmemizin nedeni de bu. Bunu bilimsel örneği de şöyle; çok hızlı şeklide gitar çalarsanız teller görünmez olur. Hızlı titreşen frekansları biz görmüyoruz. Bizlerde henüz tekamülümüz çok yüksek olmadığı için kendimizi çökelmiş olarak görüyoruz ama aslında titreşimler bütünüyüz. Kendi içimizde bu titreşimler değişiyor. Farkındalık arttıkça, daha yüksek titreşiyoruz ve daha bas frekanstaki biriyle aranızda uyumsuzluk başlıyor. Müziğin armonisi bozuluyor. Sürekli görüştüğünüz bir arkadaşınızla görüşmemeye başlıyorsunuz. Grupların dağılması, boşanmalar, sevgililik ayrılıklarında da en önemli faktör bu. Ruhlar değişirken frekans da değişiyor. Aynı frekanstaysanız, armonik tınıyorsunuz. Dersiniz ya, bu şarkı bana dokundu ya da bu adamı sevdim. Aşk da bir titreşim. Aslında hepimiz müzik aleti gibiyiz, hepimiz için akustik rezorans önemli.
Ses şifa çalışmalarına da ilgi duyuyorsunuz. Biraz anlatır mısınız?
İnsan sesinde olduğu gibi, çanakla titreşimle sağlanan iyileştirici çalışmalar da var. Bu tınlatmalar vücuttaki rezoranslarla uyum sağlanırsa, düşük olduğu yerlerde tınlatılıp, bir aura dengesi yaratılabiliyor. Çok sevdiğim Şaman şifacılar var. Onlarla yaptığım görüşmelerde hayata geliş amacımın insanlara yaptığım bestelerle şifalandırmak olduğunu söylüyorlar. Şu an bu sektörde var olarak bunu yapmaya çalışıyorum ama ileride ses frekanslarını da kullanarak, şifalandırıcı müzikler yapmanın hayalini kuruyorum.
(Bu röportajım 2019 yılında Pozitif dergide yayınlanmıştır.)
